Tem 9

şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
müptela-yi gâma sor kim geceler kaç saat

Laedri

Tem 9

iç bade, sev güzel var ise aklı şuurun.
dünya var imiş, yok imiş ne umurun.

Ziya Paşa

Mar 19

Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünya nedir

Ben kimim, sakî olan kimdir, mey ü sahbâ nedir

Fuzuli

Ara 27

Youtube’de gezerken Yavuz Bülent Bakiler’in kendi sesinden güzel bir şiirine rastladım.

Buyrun:

ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE BİLMEM Kİ NEMSİN

Sözde senden kaçıyorum
Dolu dizgin atlarla
Bazen sessiz sevdasın
İpekten kanatlarla

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
Karşıma çıkıyorsun
En serin imbatlarda
Adını yazıyorum
Bulduğun fırsatlarla
Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
Sözde senden kaçıyorum
Dolu dizgin atlarla

Ne olur bir gün beni
Kapından olsun dinle
Öldür bendeki beni
Sonra dirilt kendinle
Çarpsam kara sevdayı
En azından yüzbinle
Nasıl bağlandığımı
Anlarsın kemendinle

Kaç defa çıkıp gittim
Buralardan yeminle
Ama her defasında
Geri döndüm seninle
Hangi düğüm çözülür
Nazla, sitemle, kinle
Ne olur bir gün beni
Kapından olsun dinle

Şaşırdım kaldım işte
Bilmem ki nemsin
Bazen kız kardeşimsin
Bazen öp öz annemsin
Sultanımsın susunca
Konuşunca kölemsin
Eksilmeyen çilemsin
Orada ufuk çizgim
Burda yanım yöremsin
Beni ruh gibi saran
Sonsuzluk dairemsin

Çaresizim çaremsin
Şaşırdım kaldım işte
Bilmem ki nemsin

Ara 27

Selçuk Küpçük’ün bir şarkısı vardır. Şarkı içinde Sezai Karakoç’un efsane şiiri Monna Rosa’dan bölümler okuyor. Çok sevdiğim, hep dinlediğim bir parçadır..

Parçanın şarkı kısmındaki Sözler Yavuz Bülent Bakiler’in “Gözlerin İstanbul Oluyor Birden” şiiridir.

zambaklar en ıssız yerlerde açar
ve vardır her vahşi çiçekte bir gurur
bir mumum ardında bekleyen rüzgar
ışıksız ruhumu sallar da durur
zambaklar en ıssız yerlede açar

yağmurlardan sonra büyürmüş başak
meyvalar sabırla olgunlaşırmış
bir gün gözlerimin ta içine bak
anlarsın ölüler niçin yaşarmış
yağmurlardan sonra büyürmüş başak

seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik
bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden
martılar konuyor omuzlarım,
gözlerin İstanbul oluyor birden

ben bir şarkı, ben bir türküyüm
ben Meryemin yanağındaki tüyüm
beni bir azizin nefesi uçurur
içimde Allahın korkusu durur
cici ayaklarım iplikle bağlı
ben onun sılası, kendimin gurbetiyim

sineklerin kanadını ısıtan
bir güneş toprağı yarıp çıkacak
kadınlar sansa da yaşadığını
şarkısız kaldıkça yaşamayacak
kandınları şarkılar akrepler aydınlatır

akşamlardan, gecelerden,senden uzağım
şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
durgun sular gibi azalacağım
bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.

ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi
sana da Mona Roza, taşbebeği bıraktık
ellerinde kılıçlı balıkların bir dişi
senin hatıran kadar büyük, yeni, karanlık
senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi
ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık

ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
sonra seni kaybetmek hemen her yerde
ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
yapayalnız kalmak iskelelerde

peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
sırrımı söylüyorum vefakar balıklara
yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi
koyverip kirli pullu saçlarını rüzgara
koyverip telli pullu saçlarını rüzgara
bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

zaman çabuk çabuk geçiyor Mona
saat on ikidir, söndü lambalar
uyu da turnalar gelsin rüyana
bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Ara 27

Abdurrahim Karakoç’un çok güzel bir şiirini Hasan Sağındık nefis yorumlamış..

Saati Yok Eremi Yok

Aşktan yana söz duyunca
Ben hep seni düşünürüm
Uçsuz hayaller boyunca
Ben hep seni düşünürüm

Yıldızlar kayar yüceden
Renkler sıyrılır geceden
Yüreğim sızlar inceden
Ben hep seni düşünürüm

Aklın ucu değer hiçe
Yol ararım içten içe
Kainat uyur sessizce
Ben hep seni düşünürüm

Korkunun bittiği yerde
Haz duyarım ince ince
Bir mezar görsem bir yerde
Ben hep seni düşünürüm

Zaman hep sonsuza akar;
Meyve dökülür, dal kalkar
Çiçeklere bakar baakr
Ben hep seni düşünürüm

Rüzgar eser ilden İl’e
Sağlıkta bitmez bu çile
“Var”dan öte, “Yok”ta bile
Ben hep seni düşünürüm

Eki 17

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Sevginin sadece sözünü
edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?”

Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine.
Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasındanda derviş
kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.

“Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.


Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım
yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar
gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince, her biri uzun
boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak
içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar
sofradan.

İşte demiş ermiş; “Kim ki hakikat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır; ve kim kardeşini düşünür de
doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da
unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima..

Eki 10

Evvel zaman içinde Çin’de Çi Ç’ang adında bir adam vardı ve dünyanın
en iyi okçusu olmak istiyordu.Ona Vei Fei diye bir ustadan
bahsettiler,ne var ki adam çok uzaklarda bir diyarda
oturuyordu.Ç’ang uzun yolculuk meşakkatlerinden sonra Fei’yi
buldu.Usta, Ç’ang’e evvela gözlerini hiç kıpırdatmadan uzun zaman
durmak gerektiğini söyledi.Ç’ang evvela eşinin dokuma tezgâhı altına
uzanarak gözünden birkaç milimetre ötede işleyip duran mekiklere
rağmen irkilmemeyi öğrendi.İki yıl sonra göz adalelerine öyle hakim
olmuştu ki,günün birinde küçük bir örümcek kirpiklerinin arasına ağ
kurdu.Ç’ang bunun üzerine piştiğine hükmederek artık ustasının
yanına gitmeye karar verdi.

Fei, çırağına “aferin” bile demedi, “bu daha işin başlangıcı” dedi ve ondan eşyaya bakmasını öğrenmesini istedi; “çok küçük olan bir
şey sana küçük,küçük olan bir şey de büyük görünmeye başladığı zaman
yine gel” öğüdünü verdi.Ç’ang evine döndü, gözle zor farkedilen
küçük bir böcek bulup, onu bir ot parçasının üzerine koyarak
uzaktaki pencerenin kenarına yerleştirdi, tam üç yıl boyunca o
böceğe baktı ve günün birinde o küçücük böceği bir at boyundaymış
gibi görebildiğini farketti.Hemen ustasının yanına koştu.Usta
Ç’ang’ın azmine şaştı, “aferin” dedi.

Artık çok uzaktaki hedefleri bile istediği yerinden
vurabiliyordu.Ustasının huzurunda yay çektiği koluna su dolu bir
bardak yerleştirmek suretiyle yüz tane oku,yüz adım ötedeki bir
ağaca ard arda fırlattı.Attığı her ok bir öncekinin arkasına
saplanıyordu ve böylece yüzüncü ok fırlatıldığında,kendisine doğru
uzanan oklardan yapılmış bir ip hâsıl oldu.Ustası yine “aferin”
dedi.

Ç’ang iftiharla evine döndü ama karısı çok öfkeliydi.Beş seneden
beri tuhaf işlerle ilgilenmesine söylendi durdu.Ç’ang, marifeti
anlaşılsın diye el çabukluğu ile sadağından bir ok çekerek kadına
fırlattı.Ok kadının göz kapağından üç kirpiği koparıp götürmüştü ama
karısı farkına bile varmamıştı.

Ç’ang artık çok iyiydi ama en iyi değildi.Ustası Vei Fei yaşadıkça
en iyi olmasına imkân yoktu.Yeniden Fei’nin yanına yollandı ve onu
uzaklardan gördüğünde yayına bir ok koyarak fırlattı.Ustası durumu
farkedip mukabil bir okla okunu havada ikiye böldü.Sadaktaki bütün
oklar bitinceye kadar oklaştılar ama yenişemediler.Neticede
birbirlerini kucaklayıp barıştılar ve Fei,öğrencisine çok uzaklarda
Ho dağının doruğunda yaşayan Kan Ying ustaya gitmesini söyledi.Ancak
ondan ders alabilirse dünyanın en iyi okçusu olacaktı.Ç’ang hemen
yola koyuldu,aylarca yol yürüdü, Ho dağının tepesine tırmanabilmek
için ayaklarını kan içinde bıraktı.Neticede Ying Ustayı buldu.Bu çok
yaşlı,kamburu çıkmış,tatlı bakışlı bir ihtiyardı.Ona durumu anlattı
ve ne kadar başarılı olduğunu göstermek için çok yükseklerden
uçmakta olan göçmen kuşları sürüsüne ok fırlatarak beş tanesini
düşürdü.Ying Usta, “demek sen hala oksuz yaysız isabet ettirmesini
öğrenemedin” diye çıkıştı ve görünmeyen bir yaya görünmeyen bir ok
yerleştirir gibi hareketler yaparak çok uzaklarda uçan bir akbabaya
nişan aldı ve görünmeyen okunu fırlattı;akbaba hemen taş gibi yere
düştü.

Ç’ang kendisinde neyin eksik kaldığını anlamıştı.Ying Usta’nın
yanında dokuz yıl daha kaldı ve orada neler öğrendiğini kimse
bilemedi.Dokuz yıl sonra dağdan indiğinde eski saldırganlığından,
iddialı hallerinden ve heybetinden eser kalmamıştı.Eski Ustası
Fei,onu görünce “tamam” dedi, “artık ben bile ustalıkta senin eline
su dökemem”.

Evine dönen Ç’ang’ı ondan sonraki yıllarda hiç kimse elinde ok ve
yayla görmedi;yalnızlıktan hoşlanan,evinden çıkmayan,konuşmaktan
hazetmeyen sakin bir ihtiyardı artık.Kırk yıl böyle yaşadı.Kendisine
niçin ok ve yaya el sürmediğini soranlara şöyle cevap veriyordu :

Hareketin en yüksek kertesi,hareketsizliktir.Belâgatin en yüksek
kertesi hiç konuşmamaktır. Ok atmadaki en yüksek ustalık derecesi
hiç ok atmamaktır!

Günün birinde eski bir arkadaşını ziyarete gitmiş ve konuşma
esnasında dostuna, masada duran şeyin ne olduğunu sormuştu.Ev sahibi
evvela işi şakaya vurdu,cevap vermek istemedi ama sual üçüncü kere
tekrarlanınca durumu anladı;

“Ah usta! Gerçekten de bütün çağların en büyüğüsün sen, muhakkak.Bir
yayın ne olduğunu , ne işe yaradığını unutmuşsun çünkü!”

Yine rivayet ederler ki, bu hadiseden sonra ressamlar fırçalarını
kaldırdıkları gibi çöplüğe attılar;çalgıcılar sazlarının tellerini
kopardılar; dülgerler âletlerini çalışırken görülmesin diye köşe
bucak sakladılar.


Bu hikâye, Varlık Yayınları arasında 1959 yılında neşredilen,
“Seçilmiş Japon Hikâyeleri” : “Cehennem Kapıları” isimli kitaptan
özetlenerek iktibas edilmiştir.Hikâyenin adı “Büyük Usta” , yazarı
ise “Nakaşima Ton”.

Eki 10

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?

Necip Fazıl Kısakürek

Eki 10

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Bir güvercin gibi yorgun uzaklardan yar.
Gözlerinde bir bitmez,bir tükenmez güzellik
Saçlarında ilkbahar..

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Gülüşünde taze serin bir rüzgar
Ellerin yine eskisi kadar güzel
Çiçek açmış dokunduğun bütün kapılar..

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Hasretin içimde sonsuzluk kadar.
Şaşırmış kalmışım birdenbire çaresiz.
Dökülmüş yüreğime gökyüzünden yıldızlar.

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Ne yüzünde bir gölge,ne dilinde sitem var.
Tozlu pabuçlarını gözlerime sürmüşüm
Benim olmuş dünyalar…

Yavuz Bülent Bakiler

« Previous Entries